To the journey....
Kaptanın seyir
defteri
Las Palmas
17-18 kasım 2017
Lucy, airbnb
üzerinden bize kalacak yer ayarlamış durumda St. Lucia varışımızdan sonrası
için hiç değilse kalacak bir yerimiz oldu şimdilik.
Onca yolu
yaptıktan sonra, insan bir gün bile yelkenlide kalmak istemez diyor Selim reis.
Çıkar bir duş yapar, çarşaflı bir yatakta yatarız, düşüncesi daha cazip gelmeye
başlıyor.
Henüz yolculuğa
başlamadık ama teknemiz kalabalıklaştı bile.
Carl’ın arkadaşı
Sue yarın gidecek, ama bugün İsveçli çift Fred ve Janine tekneye geldi, 50
yaşlarında şirket profesyoneli bir çift. Yelken yarışlarına katılmışlar, işe
yabancı değiller. Selim ve Murat yokladı bilgilerini, geçinilmeyecek, anlaşılmayacak
insanlar değiller ama, aramıza geç katıldıkları için biraz soğukluk var
şimdilik.
İlk Atlantik
geçişleri olacak. Laktozsuz süt istediler tekneye. Sağlıklı beslenecekleri
belli oldu, bizim gurmandiz ikramlarımızın yüzüne bakmıyor Janine.
Beraber
alışverişe gittik. Kendi şahsi isteklerini ayrı ödemekte ısrar ettiler, ama faturayı
biz ödediğimiz halde, her alınana da karışıyorlar. Bir düzensiz alışveriş oldu;
bence gereksiz litrelerce portakal suyu alındı. Bir sürü et ürünü alındı, oysa
Sedat’ın diyetinde bunlar yasak, benim istediğim donmuş sebzeler alınamadı, buz
dolabı kapasitesi etlerle dolmuş durumda, kaptan Carl karnivor bir adam. Her
sabah illa ki 2 bacon, sosis, yumurtalardan oluşan kahvaltısını edecek.
Bizim istediğimiz
sebzeleri konserve olarak son gün alacağız artık. Bitmiyor ufak tefek
eksiklikler, benim görüşme göre bizi iki kere Atlantik geçirecek gıda alındı
tekneye., 150 tortilla’yı kim yiyecek 2 hafta içinde? Çekeceğimiz var bu yemek
ayarı konusunda.
Bakalım yolda
nasıl bir düzen oturtacak, nasılsa teknede hakim sınıf biziz.
Carl akşam yemek
vaktinde güvenlik brifingi koyuyor, bitmek bilmeyen brifingin ortalarına gelindiğinde
herkesin dikkati dağılmış durumda. Oysa Selim yarın sabah yapalım demişti.
Yasak savmaca bir brifing oldu.
Pasaportlarımızla
dün gümrüğe gittik, bir organizasyon dahilinde bu işleri yapıyor olmamız çok
doğru olmuş; her şey ayarlanmış, ARC yetkilisi bizleri bekliyor, formlar çoktan
doldurulmuş, iki dakikada çıkış işlemlerimiz yapıldı, normal bürokrasi bize
işlemiyor. Oysa daha önceki yolculuklarımızda bu çıkış damgasını vurduruncaya bazen
neler çektiğimizi ancak yaşayanlar bilir.
Yarın başlayacak
yolculuk boyunca, blog yazamayacağım. Yellow Brick (YB) diye bir alet uydulara
yerimizi bildirirken, iridium uydularının kenar dalga bantlarından birisini
kullanarak bir miktar veriyi göndermemize izin veriyor. Ancak sadece pozisyon
bilgisi ve birkaç kısa mesaj iznimiz var.
Teknolojinin
geldiği noktayı görseydi, Herr Hertz, elektromanyetik dalgaları keşfettiğinde,
diğer bir deyişle kimsenin göremediği ama orada bir yerde olan “Hertz uzayı”nı 1886
yılında bulduğunda, bu keşfinin etkilerinin neler olacağını bilmesine imkan
yoktu.
Bir yüzyıl sonra
dünyanın “en büyük” denilen şirketleri (apple, Google, amazon etc..) Hertz’in bulduğu
uzayda çalışıyorlar ve katma değer yaratıyorlar.
Iridium network
de bu katma değer yaratan networklerden birisi. 95 kadar alçak seviye yörüngede
gezinen uydular dünyanın her noktası ile iletişim sağlayan bir ağ yaratmış
durumda. Pazar ekonomisi bakımından sancılı bir başlangıçtan sonra, ticaret
hayatına sübvansiyonlarla devam edebilen bu şirket sayesinde gerekli aletlere
sahip olan herkes dünyanın her noktası ile iletişim kurabiliyor. Gezegenimizi neredeyse keşfedip bitirdik, darısı diğer gezegenlerin başına.
geçen haftalara bakıyorum da, başımıza gelen onca olayı
tevekkül ile karşılayarak bu başlangıca kadar geldik; "bakalım bundan sonra ne
olacak?" duygusu, bana aşağıda yazdığım hikayeyi hatırlattı….
Bu blog’da tekrar
buluşuncaya kadar aşağıdaki hikaye ile idare edin artık:-)
Santa Lucia da
görüşmek üzere….
Köyün birinde
yaşlı ve fakir biri varmış, öyle dillere destan bir atı varmış ki, ülkenin kralı
bu at için ihtiyara bir hazine teklif etmiş ama adam satmamış.
“Bu at benim dostum, bir hayvan değil benim
için. İnsan dostunu satar mı?” dermiş hep.
Bir sabah
kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış. “Seni ihtiyar bunak! Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi.
Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var,
ne de atın” demişler.
İhtiyar “Karar vermek için acele etmeyin' demiş.
'Sadece 'At kayıp' deyin. Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve
verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı,
bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl
geleceğini kimse bilemez.” Köylüler ihtiyara kahkahalarla gülmüşler.
Aradan 15 gün
geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş... Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi
kendine. Dönerken de, vadideki bir düzine vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu
gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler. “haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet
kuşu oldu senin için. Şimdi bir at sürün var.”
“Karar vermek için gene acele ediyorsunuz” demiş
ihtiyar. “Sadece atın geri döndüğünü
söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz
bilmiyoruz. Bu daha başlangıç... Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz
kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?” Köylüler bu defa açıktan
ihtiyarla dalga geçmemişler ama, içlerinden 'Bu herif sahiden gerzek' diye
geçirmişler.
Bir hafta
geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş
ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta
kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara... “Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa
sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı
olacaksın” demişler.
İhtiyar “Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin
verdiğiniz karar... Ama acaba ne kadar doğru? Hayat böyle küçük parçalar
halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.”
Birkaç hafta
sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli
silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın
kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış.
Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir
düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara
gelmişler. “Yine haklı olduğun kanıtlandı,
Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye
dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.”
“Siz erken karar vermeye devam edin”
demiş, ihtiyar. “Oysa ne olacağını
kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler
askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu kimse
bilmiyor.”
Lao Tzu (Tao Te
Ching) yazılarından türetilen bu hikaye, Hayatın küçük bir parçasına bakıp
tamamı hakkında karar vermekten kaçınmayı, öğretiyor.
Kanaat göstermek,
bir nevi aklın, arayışın durması halidir. Patern arayan, trend arayan ve doğada
varoluşunu bu genetik özelliğine borçlu olan insanoğlu açısından, huzur ancak
bir konuyu açıklayabildiğinde gelmektedir.
Ancak, Newton’un
kurduğu İngiliz bilim akademisinin kapısında yazan “nullum verba” kelimesini de hatırlamadan geçmek olmaz, hiçbir lafa
inanma ve deneye devam et anlamında latince bir özdeyiştir, nullum verba.
İnsan, gece
karanlığından korktuğunda, -belki de çoktan sönmüş yıldızların dünyaya ulaşan
ışıkları olan- yıldızlardan hikayeler çıkartmakta, onlarda alıştığı gündelik canlıları
görmektedir.
Gece, gündüze
dönüştüğünde, ateş sönüp kül bıraktığında, acıda ve mutlulukta… bunlardan bir
başka anlam ve felsefeler çıkartmakta; binbir nev’i hikayeler geliştirerek,
milyonlarca insanı ortak kültürel referanslarla birbirine bağlayan, mitolojiler, efsaneler,
öyküler oluşturmaktadır.
Kendi oluşturduğu
efsaneleri dogmaya dönüştürüp bazen geri gitse de, sonsuzluk içinde bir kıvılcım
olan İnsanın, Enkidu ile, Odysseus ile başlayan yolculuğu hep devam etmektedir.
Bu yol asla sona
ermeyecek.
To The Journey!
Vedat

Yorumlar
Yorum Gönder